Archive for the ‘Sağlık’ Category

Teknolojinin tıp dünyasına etkisi

Pazar, Ağustos 31st, 2008

Bilimsel her buluş, tıpta yeni uygulama alanları yaratmış, bazıları ise çığır açmıştır.

-X ışınlarının kesiti röntgen uygulamasını başlatmış,
-Radyoaktivitenin bulunması radyoterapinin kanser tedavisinde önemli bir uygulama olmasına neden olmuş,
-Optik alanındaki gelişmeler merceklerin gelişmesi, göz kırma kusurlarının tedavisinde tartışılmaz bir biçimde yerlerini almıştır.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün… Konuyu fazla uzatmamak ve asıl konuya gelmek istiyorum. 1954’lü yıllarda fizikçi Mulvaney ve Yutkin; sıvı içinde birbirine yeterli yakınlıktaki iki nokta arasında yüksek voltajlı gerilim uygulayarak, elektrik kıvılcımı (atlayan elektrik=spark) oluşturdular. Sonunda “yüksek enerji mikro hava kabarcıkları” yarattılar. Bu kabarcıklardan yok olurken bir pirinç levha üzerinde tahribat (deformasyon) yapacak kadar güç açığı çıktığını saptadılar. Bu buluş 1980’lerin sonlarında “Elektro hidrolik” jeneratörlü taş kırma cihazlarıyla “Üriner Sistem Taş Hastalığının Tedavisinde” büyük aşama kaydetmiştir. Bu cihazlar klasik bilgi alarak, tüm taş hastalığı tedavilerinde %75-85 gibi bir başarıya sahip olmuşlardır. Ayrıca taş tedavisinde ilk seçenek olarak akla gelmektedir.

Bugün “Yüksek enerji ses dalgası” (YESD) oluşturmak için elektrohidrolik jeneratörler yanında Elektro magnetik ve Phieso elektrik jeneratörler de kullanılmaktadır.

Taş kırma cihazları; röntgen ve radyoaktivite prensipli çalışan sağıtım cihazları ile kıyaslandığında çevre kirliliği yapmayan, canlı dokular üzerinde çok az düzeyde yan etkisi olan genel anestezi gerektirmeyen, poliklinik şartlarında uygulanan, güvenilir, neredeyse sorunsuz düzeyde bir enerji şeklidir. Ürolojide; taş kırmada kullanılan bu uygulamaya ESWL denilmektedir (Extra Corparal shock Wave Lithotripsi).

Daha sonraki zamanlarda bu “Şok Dalgaları” başka hastalıkların tedavisinde de kullanılmıştır. Örneğin ortopedinin çok uğraştığı tendinit, sinovit, zor iyileşen kırık tedavisi, tam stabil olmamış protezlerin kemiğe sağlam tutunmamasının sağlanmasında gibi…

Daha sonra tükürük bezi taşlarında, bazı safra kesesi taşlarında, kadın doğumda ölü bebekte doğumun başlatılmasında kullanılmaktadır.

Günümüzde çok daha yaygın bir uygulama alanı Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahide yağların eritilmesi ve mabilizasyonunda “Body Shaper” denen cihazlardan şok dalgası prensibi ile çalışmaktadır. Ayrıca yeni, yakın tarih yayınlarda, yara iyileşmesinde de kullanılmaktadır.

Tıp dışı bir alan olan temizlik sektöründe ise, kirler ve atıklar bu şok dalgaları ile temizlenmektedir. Anlaşıldığı gibi deterjan kullanımı azaltılarak çevre korumacı bir etki de yaratmaktadır.

Yine biz biliyoruz ki “Şok ses dalgası” sınırlı da olsa beyin cerrahisi alanında da kullanılmıştır. Bu enerji çeşidinin özelliği; canlı organlara esnekliği nedeni ile zarar vermeden (kemik dokusu dahil), cansız olan taş romatizmal kalsisikasyonlar gibi oluşumları kırıp, parçalayarak tedavi etmektedir.

Şok Ses Dalgaları aslında “Atlayan elektriği” hünerlerinden biridir. Halk arasında buna elektrik kıvılcımı (spark) denir. Bu enerji, su gibi uygun ortamlarda şok ses dalgası oluşturan yüksek enerjili hava kabarcıkları yaratmaktadır. İnsanlık bu enerjiyi 1954 yıllarında keşfedip 1980’li yılların sonlarında kullanılır hale getirmiştir. Bilindiği gibi yıldırım düşmesi normalde tabiatta yağmurlu havalarda oluşan çok büyük voltajlı “Atlayan elektrik”ten başka bir şey değildir. Düştüğü yerde çukur açar ve etraftaki ağaçların dallarını kırar. Bu dalların kırılması, ağaçların parçalanması “Yüksek enerji ses dalgası” ile olmaktadırlar. Yani mini yıldırım oluşturup, bunun yarattığı yüksek enerji ses dalgası ile yukarıda adı geçen olayları gerçekleştirmekten başka bir şey değildir.

Tıpta gelişmeler bilimin serüveni ve teknolojisinin yerleşmesi ile paralellik göstermektedir.

Kronik Hastalar Ramazan’da Sağlığınıza Dikkat

Perşembe, Ağustos 28th, 2008

Oruç, uzmanlar tarafından sağlıklı kişilerde midenin dinlenmesi ve vücutta detoks etkisi yapması nedeniyle yararlı bulunurken; hastalar için ise bazı sağlık problemlerini beraberinde getirmesi nedeniyle önerilmiyor. Ramazan ayı süresince yaşlı ve hamilelerin yanı sıra; kalp, hipertansiyon, şeker hastalığı, ülser ve ruhsal problemler gibi kronik hastalığı bulunanların oruç tutmalarının sakıncalı olduğu belirtiliyor. Memorial Hastanesi İç Hastalıkları Bölüm Koordinatörü Prof. Dr. Yavuz Baykal, kronik hastalara oruç ile ilgili uyarılarda bulundu.

Kimler oruç tutmamalı?

Hastalık, insanın hayati fonksiyonlarının düzenli bir şekilde devam etmemesi veya etraftan gelen uyarılara cevapta yetersiz kalma halidir. Hastalık, oldukça ciddi ve tedavi gerektiren bir durum olabileceği gibi basit bir rahatsızlık da olabilir. Ramazan ayı süresince özellikle kalp, hipertansiyon, şeker hastalığı, ülser ve ruhsal problemler gibi kronik hastalığı bulunanların oruç tutmaları sakıncalıdır. Ramazan ayı süresince ağır yiyeceklerin tüketilmemesi, bol sıvı alınması ve ağır sporların yapılmaması gerekir.

Ramazan ayında bazı özel durumu olanların da oruç tutması sakıncalıdır. ”Parkinson, alzheimer, sara, psikiyatrik bozukluk, kanser, kronik böbrek yetmezliği olanlar, yaşlı ve vücutça düşkün kişiler, düzenli olarak ilaç kullanması gerekenler, ameliyatlı veya ameliyatın dinlenme döneminde bulunanlar, hamile veya çocuk emzirenlerin de oruç tutması sakıncalı olabilir.

Oruç tutulmasının sakıncalı olduğu hastalıklar şöyle özetlenebilir:
       •Tedavisi zor ya da ciddi bir hastalık sebebiyle bir ameliyat geçirmiş ve   mutlaka beslenmesi gereken hastalıklar. Bu gruba tüm kanserli ve önemli ameliyat  geçirmiş hastalar dahil edilebilir.
       •Devamlı ilaç kullanmayı gerektiren ağır kalp, böbrek, karaciğer hastaları, ağır  şeker hastalığı olan kimseler.
       •Şiddetli ağrılı hastalıkları sebebiyle ilaç kullanması gereken kimseler, ülser   hastalığı ve diğer sancılı hastalıkları olanlar
       •Mevcut bir hastalığın oruç sebebiyle daha ağırlaşabileceği ya da sıhhatin   bozulacağından endişe edilen hastalıklar, (Tüberküloz ve diğer ateşli  hastalıklar gibi)

Şeker hastaları ve oruç: Şeker hastalığında beslenme biçimi çok büyük bir önem taşır. Şeker hastalığı olanların 3 ana ve 3 ara öğün olarak beslenmesi yani sık sık yemek yemesi gerekir. Oysa şeker hastası olanlar oruç tutarken, tedavide olması gerekenin aksine akşama kadar aç kalırlar ve şekerleri düşer. İftarda yenen yemeklerle vücuda fazla miktarda glikoz kaynağı girdiğinden şeker normal düzeyinin çok üstüne çıkar. Şeker hastalığının tedavisinde vücuda çok fazla şeker kaynağı sokmamak ve pankreası zor durumda bırakmamak gerekir.

Tokluk kan şekeri yüksekliği, kalp hastalıkları riskini de artırır. Şeker hastalarının kanında çok miktarda bulunan şekerin damar sertliğine neden olması nedeniyle kalbe gelen kan miktarı azalır. Bunun sonucu olarak göğüs ağrısı, kalp krizi veya ani kardiyak ölümler ortaya çıkabilir. Öğünlerden iki saat sonra ortaya çıkan tokluk kan şekeri yüksekliği de bu riski arttırabilir.

Şeker hastalığı olmayan kişilerde yemekten sonra pankreasta üretilen insülin hormonu hızlı bir şekilde salgılanırken, şeker hastalarında, bu hızlı erken dönem insülin salgılanması kaybolur. Açlık kan şekeri normal olan kişilerde öğünlerden 2 saat sonra ölçülen kan şekeri yüksek olabilir ve gizli şeker bulunabilir. Sadece açlık kan şekeri kontrolü ve şeker hastalığı tanısında yetersiz olup, 100 hastadan 31’inin açlık kan şekerinin normal olmasına rağmen tokluk kan şekerine bakıldığında şeker hastası olduğu görülür.

Şeker hastalarını ilaç tedavisi ve diyeti kendi başına bırakması sakıncalıdır. İlaç ve insülin alan, hatta diyet yapan şeker hastalarının bunları kesinlikle aksatmaması gerekir.  Çünkü bu ilaçların etki süreleri 8-12 saat arasında değişir ve hasta bu ilaçları almayı kendi başına bırakırsa kalp ve tansiyon hastalıkları riskini daha da artırır. Yaşam boyu süren, kronik bir hastalık olan şeker hastalığı, tanı konulduğu ilk dönemde kişilerde ruhsal ve sosyal sorunlar da yaratır. Dolayısıyla şeker hastalarının hormonal değişikliğe neden olan stresten uzak durmaları gerekir.

Ülserli hastalar ve oruç: Peptik ülser; mide veya oniki parmak bağırsağında (duodenum), bazen de yemek borusunda oluşan bir yaradır. En sık on iki parmak bağırsağının başlangıç kısmında ve midede görülür. Açlık ağrıları şeklinde veya özellikle gece uyandıran ve sırta yayılan karın ağrıları, yanma, kaynama, hazımsızlık, halsizlik şeklinde ortaya çıkabilir. Ağrılar midenin boş olduğu zamanlarda, öğün aralarında veya yemekten sonra belirginleşir. Birkaç dakika ya da birkaç saat devam edebilir. Açlık, özellikle 12 parmak bağırsağı ülserinin seyrini olumsuz yönde etkiler. Ramazan aylarında birçok kimsede ülser ağrılarında artma, kanama, ülserin delinmesi gibi sorunlar ortaya çıkar. Ülkemiz hastanelerinde, ramazan aylarında ülserin delinmesi veya ülser kanaması nedeniyle yatan hastaların sayısında belirgin bir artış gözlenir. Ülserli hastaların oruç tutmamaları doğru olur ya da özel veya ciddi önlemlerin alınması gerekir.

Hipertansiyonlu hastalar ve oruç: Oruç tutan hipertansiyon hastalarının tedavilerine dikkat etmemeleri durumunda önemli sorunlarla karşılaşabilirler. Ramazan ayının başlaması nedeniyle oruç tutan hipertansiyon hastaları oruç tutmaya başlamadan önce mutlaka doktorlarına başvurmaları gerekir. Doktoru tarafından oruç tutmalarına izin verilen hipertansiyon hastalarının iftarda aşırı yemek yememeye dikkat etmeleri şarttır. Ramazan ayının ilk günlerinde yüksek tansiyona bağlı sağlık sorunları daha sıktır. Hipertansiyon hastalarının ilaçlarını aksatmadan kullanmaları gerekir. ”Ramazan ayında oruç tutan hipertansiyon hastaları tedavilerine dikkat etmezlerse önemli sorunlarla karşılaşabilirler. İlaçların iftarda mı, sahurda mı alınması gerektiği mutlaka doktora sorulmalıdır.
 
Kalp hastaları ve oruç: Ramazan ayının yaz aylarına rastladığı dönemlerde hem oruç tutulan süre daha uzun sürmekte, hem de sıcaklık nedeniyle terlemenin artması sonucu sıvı kayıpları artmaktadır. Vücudumuzun bu değişen düzene uyum sağlaması bazen üç haftayı bulmaktadır. Bu durum özellikle kalp hastalarının tedavisinde bazı zorluklara yol açar ve ilaç alım saatlerinin yeniden düzenlenmesini gerektirir. Günümüzde birçok kalp ilacı günde tek doz veya iki dozda kullanabilmektedir. Bu nedenle oruç tutmayı düşünen hastalar mümkünse Ramazan başlamadan kendilerini takip eden doktor ile görüşerek en uygun ilaç kullanım şeklini oluşturmaları gerekir. Ciddi kalp yetersizliği olan hastaların tedavileri bazen iftar ve sahur arasına sınırlanamaz. Bu grup hastalar doktorlarının önerileri çerçevesinde hareket etmeli ve eğer doktoru izin vermiyorsa oruç tutmamaları gerekir. Çünkü bu grup hastaların iyilik hali ancak düzenli kullandıkları ilaçlarla sağlanabilmektedir.
 
Böbrek hastaları ve oruç: Böbrek yetersizliğinde en kesin tedavi bol su içilmesi olduğundan, böbrek hastalarının oruç tutmaları sakıncalıdır. Böbrek yetersizliği olanların oruç tutmaları halinde yetersizlik daha da ilerler. Ramazan ayında böbrek hastaları, iftar ile sahur arasındaki dönemde su açıklarını kapatamadıklarından, hastalığının farkında olmayan birçok kişi, ramazan sonrası böbrek yetersizliği nedeniyle doktora başvurur. Diğer taraftan böbrek taşı olan hastaların susuz kaldığı dönemlerde şikayetleri artabileceğinden dikkatli olmaları gerkmektedir.
 
Psikiyatri hastaları ve oruç: Şeker, tansiyon, kalp ve diğer organik hastalıkların yanı sıra, psikiyatrik hastalığı olanlarında oruç tutması uygun değildir. Ağır depresyonlarda, panik ataklarda ve sürekli kaygı bozukluklarında da oruç tutmak gerekmez. Kişi mutlaka oruç tutmak istiyorsa bunu devamlı gittiği doktoruna danışmalıdır. Doktor müsaade etmiyorsa tutmamalıdır.
 Her sene Ramazan ayında hastalarımızın birçoğu oruç tutup tutamayacaklarını sorarlar. Psikolojik tedavi gören insanların bir kısmının kullandığı ilaçların kanda çok dengeli olması gerekir. Mesela “manik depsesif ” rahatsızlıkta sürekli ilacı kullanması gerekir. Bu hastalık nöbet nöbet bazen depresyon bazen manik atakla tekrarladığından devamlı ilaç almak gerekir. Diğer taraftan hem epilepsi (sara) olan hem de psikiyatrik tedavi gören insanlarımızın da aksatmadan ilaç almaları gerekir. Oruçlu hastalarda metabolizma açlığa göre düzenlenir. Kandaki elektirolitler (sodyum, potasyum, kalsium.), bazı enzimlerin seviyeleri ve oranları değişir. Kullandıkları ilaçların etkileştiği proteinlerin miktarı değişebilir ve ilaçların kan seviyeleri bozulabilir. Bu nedenle bu hastaların oruç tutmaları uygun olmaz.

Ramazan ayında bazı kişiler alkolü birden bırakabilmektedirler. Bu kişilerin bir kısmında kesilme belirtileri olabilir.  Titreme, terleme, sinirlilik, uykusuzluk, gerginlik gibi belirtilere ilave olarak ciddi nöbet ortaya çıkabilir (deliryum tremens ). Bu durumda kişinin bilinci bulanıklaşmakta, ciddi davranış ve uyum bozuklukları, epilepsi nöbetleri, halüsinasyonlar, koma belirtilerine varana kadar değişen durumlar ortaya çıkabilmektedir. Bu nedenle alkol sorunu olanların “geçmiş yıllarda ramazanda alkolü bıraktıkları halde, hiçbir şey olmasa dahi” bir doktor gözetiminde bunu yapmaları doğrudur. Çünkü, deliryum gelişmesi durumunda vakaların yüzde 10-15 ‘i ölümle sonuçlanabilir.

Göz Problemleri Okul Başarısını Olumsuz Etkiliyor

Çarşamba, Ağustos 27th, 2008

Okulların başlamasına sayılı günler kaldı. Tatil dönüşü alışveriş telaşı, kayıt heyecanı derken sağlık kontrolleri ikinci plana atılabiliyor. Oysa ki her çocuğun başarılı bir okul dönemi geçirmesi için dikkat edilmesi gereken noktaların başında kapsamlı bir göz muayenesi geliyor.

Ataşehir Memorial Tıp Merkezi’nden Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Olcay Şahin, “Okul çağındaki çocuklarda göz muayenesinin önemi” hakkında bilgi verdi.

ÇOCUĞUNUZ 4 YAŞINA GELMEDEN ÖNCE HERHANGİ BİR SORUN OLMASA BİLE GÖZ MUAYENESİ ŞART
Bebekler doğduklarında düşük görme seviyesine sahiptirler. Çevreyi gördükleri oranda görme potansiyelleri artar. İlk 9 yaş içinde gözler ve beyin arasındaki görme yolları gelişimini tamamlar ve daha sonra hiçbir değişiklik olmaz. Görmeyi engelleyecek ya da azaltacak kırma kusuru, şaşılık, katarakt gibi herhangi bir durum,  görme yolları oluşumunu engeller; o göz görmeyi öğrenemez ve tembellik gelişir. Bu yüzden tüm çocukların 4 yaşına gelmeden önce herhangi bir sorun olmasa bile mutlaka bir göz doktoru tarafından muayene edilmiş olmaları gerekir. Okul çağına gelmiş çocukların okula başlamadan önce muayene edilmeleri, daha fazla geç kalmadan göz problemini tespit edebilmek  ve okulda göz problemlerine bağlı öğrenme güçlüğünü önleyebilmek açısından çok önemlidir.

ÇOCUKLARDA SIK RASTLANAN GÖZ PROBLEMLERİ
Çocuklarda görmeyi etkileyecek sık görülen bozukluklar; hipermetropi, miyopi ve astigmatizma gibi kırma kusurları ve şaşılıktır. Çocukluk çağında yüksek numarası olan göz, bulanık görür ve net görmeyi öğrenemez; ayrıca iki göz arasındaki numara farkı olduğunda, daha yüksek numaralı olan göz tembel kalır. Çocuklardaki diğer sık görülen hastalıklar; gözyaşı kanal tıkanıklığı, konjunktiva ve kapaktaki enfeksiyonlardır. Doğumsal katarakt ve doğumsal glokom, daha nadir görülen ama çok erken müdahale edilmesi gereken durumlardır.

ŞAŞILIK TEDAVİSİ
Şaşılık, gözlerin bir tanesi hedefe bakarken diğerinin içe ya da dışa yönelmesi durumudur. Şaşı göz az görür ve tembel kalır. Kayan gözde derinlik hissi yoktur veya çok az gelişmiştir. Şaşılıklar; çocukluk çağı şaşılıkları,  paralitik şaşılıklar ve ikincil şaşılıklar olarak 3 gruba ayrılabilirler. Çocukluk çağı şaşılıkları, bazen tek bazen çift taraflı olabilirler. İçe şaşılıklar genellikle hipermetrop gözlerde gözlenir. Bu şaşılıklar, bazen sadece gözlük kullanımıyla düzelebilir. Gözlükle tam olarak düzelmeyen şaşılıkların ise ameliyatla düzeltilmeleri gerekir. Sürekli kayan göz az görür ve iyi görmeyi öğrenemez,  tembel kalır. Dışa kayan gözler çoğunlukla miyopturlar, kayma bazen gizli bazen belirgin olabilir. Bu tip şaşılıkta güneş ışığı gizli şaşılığı ortaya çıkarabilir. Çocuk, güneşte, dışa kayan gözünü tek taraflı kapatma eğilimindedir. Şaşılıkların en önemli sebeplerinden biri de göz kaslarına gelen sinirlerin felcidir (paralitik şaşılık). Bu felçler bazen doğuştan mevcutken; bazen travma veya ateşli hastalıklar sonucunda ortaya çıkabilirler. Ayrıca doğumsal katarakt, kapak düşüklüğü gibi gözün optik ortamında bir engel varsa, bu da ikincil şaşılığa neden olabilir.

TEDAVİDE NE KADAR GEÇ KALINIRSA SONUÇ O KADAR BAŞARISIZ OLUR

Kırma kusuru olan veya kayan gözün iyi görmeyi öğrenebilmesi için, şaşılığın erken yaşta gözlükle veya ameliyatla düzeltilmesi gereklidir. Şaşılık düzeltilse bile, göz tembelliği için ayrıca kapatma tedavisi de uygulanmalıdır. Göz tembelliği tedavisinde iyi gören göz kapatılarak tembel gözün tek başına iyi görmeyi öğrenmesi sağlanmalıdır.  9-10 yaşına kadar tedavi edilmeyen, kırma kusurları ve şaşılık sonucu gelişen göz tembelliğinin ileri yaşlarda tedavisi hiç mümkün olmamaktadır. Bu yüzden, çocukların en geç 4 yaşına kadar en az bir kez göz muayenesinden geçirilmeleri önerilir.

Ramazan ve Bayramda Sağlıklı Beslenme Önerileri

Çarşamba, Ağustos 27th, 2008

İftar vakti geldiğinde aniden ağır yemeklere yönelmek, sahura kalkmadan oruç tutmak, bayramın ilk gününde birden aşırı yemek yemek gibi beslenme hataları ramazan ayında ve bayramda size zor anlar yaşatabilir.

Memorial Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Uz. Dr. Duygu İbrişim, ramazan ve bayram süresince mide sağlığınızı korumak için yapılması gerekenler hakkında bilgi verdi. 

Oruç tutarken sık karşılaşılan problemler, iftarda ve sahurda birden, aşırı miktarda yemek yenilmesi ve buna bağlı sindirim sorunlarıdır. Uzun süreli açlık, sıvı kaybı, tansiyon ve kan şekerinde düşüklüğe bağlı olarak yorgunluğa neden olabilir. Midede ağrı, yanma ve kabızlık bu dönemde en sık yaşanan şikayetlerdir.

Ara vererek yemek yiyin
Yemeğe bir bardak su ve bir kase çorba ile başlamak en iyi yöntemdir. Sulu yumuşak gıdalar oruç sonrası sıvı ihtiyacını karşılar ve mideyi rahatlatır. Çorbadan sonra yemeğe birkaç dakika ara vermek açlık ve yorgunluk duygusunu azaltır. O zaman da her şeyden hızlıca ve bol miktarda yeme isteğini baskılamak kolay olacaktır.
 
İftar sofrası çok çeşitli olmasın
Çorba sonrasında etli veya zeytinyağlı bir sebze yemeği ya da haşlama, buğulama veya ızgara  et (kırmızı et, beyaz et  veya balık) yanında haşlama sebzeler yenilebilir. Ekmek çok fazla miktarda olmadıkça hem doyurucu hem de hazmı kolaylaştırıcıdır. Makarna, pilav ve hamur işlerini az miktarda tüketin ve her iftarda masada bulundurmayın. Kompostolar, mevsim salataları, yoğurt, ayran ve cacık iftar sofralarının çok sağlıklı tamamlayıcılarıdır. Yemeklerin yavaş yenmesi ve iyi çiğnenmesi hem doymanızı kolaylaştırır, hem de sonrasında midede dolgunluk, ağrı, şişkinlik sorunlarını önler.

Yemek planınızı tokken yapın
İftar alışverişini günün sonunda iyice aç olduğunuz bir zamanda yapmayın. Bu, her şeye daha çok özenmenize ve iştahınızın iyice açılmasına neden olur. Bir sonraki günün yemek planını bugünkü iftardan sonra yani karnınız tokken yapın. 

İftarla sahur arası özgürlüğünüzü ilan etmeyin
Akşam atıştırmalarında sütlü ve meyveli tatlılar, taze meyveler veya kuru meyveler ile birlikte az miktarda kuru yemiş, hem besleyici hem de yağlı hamur işlerine göre çok daha hafiftir.  Bu dönemde sık sık su içmeyi unutmayın.
Yatmadan önceki son iki saat bir şey yemeyin. Böylece mideniz biraz boşalır, gece reflü ve sindirim sıkıntıları yaşamazsınız.

İftardan sonra yarım saat yürüyün
Yemekten iki saat sonra zamanınız ve hava koşulları uygunsa yarım saatlik bir yürüyüş daha zinde ve enerjik hissetmenizi sağlar. İftarın ağırlığını ve beyninizdeki yemek yeme dürtüsünü üzerinizden alır.

Sahura kalkmayı ihmal etmeyin
Gece bolca yiyip yatmak ve sahura kalkmadan oruç tutmak sık yapılan bir hatadır. Yatmadan hemen önce aldığınız gıdalar sizin için kolayca alınacak kilolar demektir. Ayrıca sağlıksız bir uyku, reflü, midede yanma, ağrı, hazımsızlık, gaz yakınmalarını da beraberinde getirir. Dahası gün içinde sizi idame edecek desteği de sağlamaz.

Sahurda sağlıklı bir kahvaltı yapın
Ekmek, peynir, taze yeşillikler, haşlanmış yumurta (haftada iki gün), reçel, bal veya pekmez ile yapılan kahvaltı yeni gün için sağlıklı bir enerji verir ve acıkmanızı geciktirir. Sahurda su, süt, açık çay veya ıhlamur olarak bol sıvı almaya çalışın.

Susuz kalmayın
Vücudun susuz kalması ramazan ayında bağırsaklarında tembelleşmesine neden olur. İftar ve sahurda sulu yumuşak gıdaların ve suyun bol tüketilmesi, yeterli sebze meyve yenilmesi ve ağır yiyeceklerden kaçınılması bağırsak sorununu en aza indirecektir.    

Bayramda yemeklere dikkat
Oruç sonrası normal beslenme alışkanlığına geçiş başlangıçta yadırganabilir. Bu da bazen düzensiz bazen de aşırı yemek yemeye neden olur. Bayram ikramlarının çoğunlukla şeker, karbonhidrat ve yağ içeriği yüksek olan tatlı ve hamur işleri olduğu düşünülürse dengeli beslenme daha da zorlaşabilir. Sindirim sistemi sorunlarının bayramlarda daha sıklaştığı unutulmamalıdır. Bir diğer sıkıntı da bayram ertesi farkına varacağınız fazla kilolardır!

Sabah Kahvaltısı Alışkanlığına Geri Dönülmeli  
Sağlıklı bir sabah kahvaltısı en değerli öğündür. Oruç günlerinden kalan alışkanlıkla sabah kahvaltısını atlamayın. Böylelikle yeni güne daha canlı başlarsınız ve daha geç bir saatte daha çok miktarda yemek istemezsiniz. Bayramda öğünlerinizin düzenli olmasına dikkat edin, ama porsiyonlarınız çok büyük olmasın.

Bayram Gezmelerine Dikkat   
Bayram lezzetlerinin tadına bakmak hakkınız. Ancak bir gün içerisinde yiyeceğiniz miktarı sınırlamak gerekir. Özellikle arka arkaya yapılan bayram ziyaretlerinde sunulan her şeyi bitirmek zorunda hissetmeyin. Çay, kahve, konsantre ve gazlı içecekleri de ölçülü tüketmek gerekir. Bol su içmeyi ihmal etmeyin.  

Bayramda Dinlenin
Oruç yorgunluğunu üzerinizden atmak için bayramda bol bol dinlenin. Bayram hazırlıklarında aşırıya kaçarak kendinizi hırpalamayın. Zinde ve güler yüzlü bir ev sahibi en iyi ikramdır. 

Pasif Sigara İçiciliği

Salı, Ağustos 26th, 2008

“Ben Nasılsa İçmiyorum” Demeyin, Sigara İçilen Ortamda Bulunmayın

Suadiye Memorial Tıp Merkezi Göğüs Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. İlkay Keskinel, “Pasif sigara içiciliğinin zararları” hakkında bilgi verdi.

SİGARA, DÜNYADAKİ EN ÖNEMLİ İKİNCİ ÖLÜM NEDENİ

ORTAMDA İÇİLEN HER 5 SİGARA, İÇMEYENLERİN 1 SİGARA İÇMESİNE
NEDEN OLUR

     
Pek çok zararlı maddeyi barındıran sigara, vücuttaki tüm organ ve sistemleri olumsuz etkilemekte, sigaradan alınan her nefesle kana sayısız madde karışmaktadır. Ancak sigaranın zararı, yalnızca sigara içene değildir; dumana maruz kalan herkes, az ya da çok, bu bir numaralı sağlık zararlısından nasibini alır. Kendi sigara içmediği halde, kişinin sigara dumanına maruz kalmasına “pasif içicilik” denmektedir. Sigara dumanıyla ortama yayılan zararlı maddeler, hem nefes yoluyla, hem de ciltten emilerek kana karışmaktadır. Sigara içmeyen kişilerin yanında içilmese dahi, sigara içen kişinin saçına, cildine ve giysilerine sinen dumandan etkilenebilir. Evin bir odasında sigara yakıldığında, dakikalar içinde tüm eve sigara dumanı yayılır. Halı, duvar, mobilya gibi tüm yüzeylere siner ve günler içinde buradan havaya geri yayılır. Odasında hiç sigara içilmeyen fakat anne-babası sigara içen çocukların, anne-babaları hiç sigara içmeyen çocuklara göre odalarındaki karbon monoksit düzeyi 8 kat fazla bulunmuştur.
 Sigara dumanına pasif olarak maruz kalmak, öksürük, boğazda yanma, baş ağrısı, bulantı gibi belirtilere yol açmaktadır.

SADECE YARIM SAATLİK MARUZİYET BİLE, KALBE GİDEN KAN MİKTARINI AZALTMAKTADIR

Ev ortamında pasif dumana maruz kalan kişilerin kalp hastalığı ve akciğer kanseri riski, %25 artmaktadır. İşyeri ve kamu alanlarında da sigaraya maruz kalındığı göz önüne alındığında,   kalp hastalığı riski %50-60 kadar fazlalaşmaktadır.
Sigaranın içerdiği 4 bin kadar zararlı maddenin yaklaşık 60 tanesi, kansere neden olmaktadır. Pasif sigara dumanına maruz kalanlarda akciğer kanseri riski, %20-30 kadar artabilir. Sadece akciğer değil, mide, karaciğer, böbrek, rahim kanseri ve lösemi riski de pasif içicilik ile artış gösterir.
 
SİGARANIN ZARARLI ETKİLERİ EN ÇOK ÇOCUKLARI VURUYOR

Pasif içiciliğin çocuklar üzerindeki etkisi, çok daha dramatiktir. Ülkemizde çocuklardaki pasif içicilik oranının %75 dolayında olduğu sanılmaktadır. Anne-babası sigara içen çocukların yılda 60-150 adet sigarayı kendileri içmişlercesine zararlı maddelere maruz kaldığı bilinmektedir.

Pasif içiciliğin çocuklarda zihinsel gelişimi etkilediği ve davranış bozukluğu yaptığı düşünülmektedir. Annesi gebelik süresince sigara içen çocukların okul başarılarının daha düşük olduğu ve dikkat eksikliği sorunu yaşadıkları gösterilmiştir.
Her iki ebeveyni sigara içen çocuklarda, solunum yolu hastalıkları % 70 kadar fazladır. Bu çocuklar, ilk 1 yaşları boyunca sigara içmeyen anne-babaların çocuklarına göre daha sık bronşit ve zatürreeye yakalanmaktadır. Astım ve orta kulak iltihabı riski de artmaktadır. Çocuklar, daha doğmadan önce dahi pasif içicilikten paylarını alabilir. Hamile annelerin yanında içilen sigara, anneden kan yoluyla, doğumdan sonra da süt ile bebeğe geçmektedir. Kanla bebeğe geçen karbon monoksit, erişkine göre bebeğin kanından çok daha uzun sürede temizlenmektedir. Gebelikte sigaraya maruz kalmak, düşük riskini artırmakta ve bebeğin daha az kilolu doğmasına neden olmaktadır. Bu bebeklerde “ani beşik ölümü” riski de artmıştır.
Unutulmamalıdır ki, her şeyden çok değer verdiğimiz, üzerine titrediğimiz yakınlarımız için yapılacak olan, yanlarında sigara içmemek değil; hem kendi sağlığımız, hem de onların sağlıkları için sigarayı tamamen bırakmaktır.

“BEN LIGHT(HAFİF) SİGARA İÇİYORUM, BANA BİR ŞEY OLMAZ” DEMEYİN

Sigaranın akciğer kanseri ile ilişkisinin anlaşılmasını izleyerek, “light” ya da düşük katranlı sigaralar, ilk olarak 1960’ların sonunda piyasaya sürülmüştür.
Sigara içenlerin çoğu,  “light” ya da “mild” sigaraların daha az zararlı olduğunu veya bu şekilde daha kolay sigarayı bırakacaklarını düşünür. Oysa İngilizce’de “hafif” anlamına gelen light sigaralar, normal sigaralar kadar, hatta belki biraz daha fazla zararlıdır.*** Light sigara boğazda daha “hafif” bir his bırakıyor olabilir; ancak çoğu light sigaradaki tütün miktarı, normal sigaralardaki kadardır.*** Light sigaralar normal sigaralara oranla daha az katran içeriyor olabilir. Ancak sigara, içerdiği nikotin nedeniyle hem fiziksel; hem ruhsal bağımlılık yapabilen bir maddedir ve kişi light sigara içmeye başlasa da vücudunun alışık olduğu nikotin miktarı değişmez. Bu nedenle sigara bağımlısı; nikotin ihtiyacını light sigarayı daha derine çekmekle, sigaradan daha uzun nefesler almakla, sigarayı sonuna kadar içmekle ya da içe çekilen nefesi daha uzun süre akciğerde tutmakla gidermeye çalışır. Hatta bazen kişi günde birkaç adet daha fazla light sigara içme ihtiyacı bile duyabilir. Bu şekilde günlük toplam nikotin gereksinimini telafi etmiş olur. Bu kompanse edici tarzdaki sigara içme yöntemi ile sigara kaynaklı kimyasal maddeler, sigara içen kişinin daha da uç havayollarına gider. İşte bu nedenle, özellikle light sigara içen kişilerde, geçmişte daha az görülen özel bir akciğer kanseri tipi olan “adenokanser” sıklığı artmıştır.
Light sigaraların daha zararsız olduğu yanılgısı, sigara içme makinelerinden kaynaklanmaktadır. A.B.D.’de bu makineler, sigaradaki katran miktarını ölçmek için kullanılmaktadır. Ancak, makine, bir insanın sigaradan ne miktar katran alacağını doğru olarak saptayamaz. Light sigaraların filtrelerinde küçük havalanma delikleri bulunur. Bu delikler, sigara makinesi tarafından içildiğinde, sigara dumanını seyreltir ve makine yanlış olarak sigaradaki nikotin ve katran miktarını daha düşük gösterir. Oysa sigarayı içen makine değil de, bir insan olduğunda, yukarıda bahsedilen kompanse edici içme şekillerinin yanı sıra, birey farkında olmadan sigaranın üzerindeki havalanma deliklerini parmaklarıyla kapatır. Dolayısıyla, light sigaranın normal sigaradan pek bir farkı kalmaz.

ZARARSIZ YA DA AZ ZARARLI SİGARA YOKTUR

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, sigara dünyadaki en önemli ikinci ölüm nedenidir. Sigara sayısız hastalığa neden olabilir. Düşük ya da yüksek katranlı, light ya da normal, tüm sigaralar ciddi sağlık sorunlarına yol açabilmektedir. Sadece akciğerlerde değil, vücudun neredeyse tüm organlarında hasar yapabilen sigaranın zararlarından korunmak isteniyorsa, yapılacak en iyi şey sigarayı azaltmak ya da “daha hafifine” geçmek değil, sigarayı tamamen bırakmak olmalıdır. ***Yapılan araştırmalar, 30 yaşından önce sigarayı bırakmanın sigara kaynaklı hastalıkların gelişimini neredeyse tamamen önlediğini göstermektedir.*** Yaş ne olursa olsun, sigara bırakıldığında sağlık riskleri azalmaktadır. Sigarayı bırakmakta zorlanan kişilerin, sigara bırakma tedavisinde uzmanlaşmış özel sigara polikliniklerinden yardım alması faydalı olacaktır.

Gözlerinizi Kaşımayın

Pazar, Ağustos 24th, 2008

Gözümü neden kaşımayayım ki; gayet güzel, insanı rahatlatan bir hareket” DİYE DÜŞÜNÜYORSANIZ YANILIYORSUNUZ!

Memorial Göz Merkezi’nden Op. Dr. Mustafa Temel, “Göz kaşıntısı ve gözleri sürekli ovuşturmanın zararlı etkileri” hakkında bilgi verdi.
Gün içerisinde gözleri kaşımak pek çoğumuz için masum bir hareket olsa da, gözleri sık sık kaşımak ve ovuşturmak pek çok hastalığa davetiye çıkarabilmektedir. Bu hareket bazen doğrudan, yani mekanik etkiyle; bazen de dolaylı olarak hastalık etmenlerinin ortama ulaşmasını sağlayarak, çeşitli hastalıklara neden olabilmektedir.

İLERİ DERECEDE GÖRME BOZUKLUĞUNA YOL AÇIYOR

Gözleri sürekli kaşımak diğer birçok faktörle birlikte; yüksek ve düzensiz astigmatizma gelişmesine,  uzağı görmekte zorluğa yol açan “keratokonüs hastalığı”nın oluşmasına neden olmaktadır. Bu hastalık, genellikle ergenlik çağında başlamakta, erişkin yaşlara kadar ilerlemesini sürdürebilmektedir. Bazen ileri derecede görme bozukluğuna yol açabilmekte, sonuçta bazen keratoplasti (halk arasındaki adıyla göz nakli) ameliyatı dahi gerekebilmektedir. Bu nedenle kaşıntıya neden olan, özellikle alerji gibi hastalıklar olduğunda, derhal tedavi yoluna gidilmelidir.

GÖZ DOKULARINA ZARAR VERİR

Gözleri kaşıma, mekanik olarak ayrıca göz dokularında zedelenmeye yol açabilir. Kaşınma hissine yol açan şey örneğin; kirpik ya da bir yabancı cisim olduğunda bunlar göz dokularına ilave zararlar da verebilir.

ELLERİ SÜREKLİ TEMİZ TUTMAK DA GÖZ SAĞLI İÇİN UYGULANABİLECEK ÖNLEMLERDEN BİRİDİR

Gözleri kaşımanın bir başka önemli olumsuz etkisi de, göz çevresinde ya da ellerdeki mikrobik ajanların göze bulaşmasına neden olabilmesidir. Günlük hayatta gün içinde belirli aralıklarla yıkanan ellerin temiz olduğunu düşünülebilir ancak; eller kirli pek çok madde ile temas edebilmektedir. Ayrıca, bir gözdeki mikrop –tedavi altında olsa bile- kaşıma ile diğer göze de geçebilir. Bunlardan kaçınmak için elleri gerektikçe temizlemek çok önemlidir.

GÖZÜNÜZDE SÜREKLİ BİR KAŞINTI HİSSİ VARSA MUTLAKA GÖZ DOKTORUNA BAŞURUN

Gözde kaşınma hissi uyaran etmenlerin başında alerjiler gelmektedir. Bu alerjilerin birçok türü olmakla birlikte; mevsimsel olanları ve polen alerjileri sık görülmektedir. Bu alerjiler, her mevsim görülebilirse de, çoğunluk bahar aylarına ortaya çıkmaktadır. Alerji etmeni biliniyorsa ona göre tedbir almak ve buna rağmen ortaya çıktığında da en kısa sürede uzman desteği almak gerekir. Bazen inatçı alerjiler de görülebilmesine rağmen bunlar, çoğunlukla ilaçlarla kolayca kontrol altına alınabilir.

Safra Kesesi Hastalıkları

Pazar, Ağustos 17th, 2008

Safra kesesi hastalıkları; genel cerrahinin önemli hastalıklarındandır. Özellikle safra kesesi taşları, buna bağlı iltihapları ve safra yollarında tıkanma nedeniyle oluşan sarılıklar genel cerrahinin çok sık karşılaştığı hastalıklardandır.

Safra Kesesi; karın sağ üst kısmında, karaciğerin altında, yaklaşık 50 ml’lik büyüklükte safra depolayan  küçük armut görünümünde bir organdır. Karaciğerde, yapılan safra, safra yolları vasıtasıyla safra kesesine gelir burada depolanır. Yemek yeme esnasında ve sonrasında alınan gıdaların özellikle yağların sindirimi için içindeki safrayı kasılarak yine koledok denilen safra yolu vasıtasıyla on iki parmak bağırsağına fışkırtarak boşaltır. Sindirimdeki rolünü yapar. Günde ortalama karaciğerde 0,5-1,5 litre safra yapılır. Safra kesesi ve safra yollarında beklemede olan safradan safra taşları, safra çamuru oluşur. Safra yollarına nazaran, safra kesesinde taş oluşumu çok çok daha fazladır.

En çok kolesterol taşları %75, sonra pigment taşları %25 görülmektedir.

Dünya üzerinde görülme sıklığı ülkeden ülkeye değişmektedir.

Yaş arttıkça ve kadınlarda safra kesesi taşları daha sıklıkla görülmektedir.

40 yaşın üzerinde her 5 yılda toplumun %3′ünde safra kesesinde taş oluşma riski vardır.

Gelişmiş ülke ve toplumlarda safra kesesi taşları daha sık görülmektedir

SAFRA KESESİ TAŞLARINDA KLİNİK BELİRTİLER

Safra kesesi taşları ve onun sebep olduğu hastalıklar (safra kesesi ve safra yolları iltihapları, tıkanma sarılıkları, sekonder bilier siroz, pankreatitler, safra yolları kanserleri) önemli klinik belirtiler gösterir. Ağrı, kusma, bulantı, titreme ve ateş gibi belirtiler görülebilir.

Ağrı:En çok ve özellikle kolik tarzında (şiddetlenip yavaşlayan) ağrılar görülmekte. Safra kesesi taşları olan hastaların 1/3 ünde kolik tarzında ağrılar olmaktadır. Sıklıkla yemeklerden sonra olmakta taş veya taşların safra kesesi kanalının (Sistik kanal) ağzının tıkanmasıyla meydana gelmektedir. Ağrı ani ve şiddetli başlar.Yavaş yavaş azalıp geçebilir. 3 saat kadar sürebilir.

Ağrı daha çok mide ön kısmında ve karın sağ üst kısmında olur, sırta ve küreklerin arasına bazen kalb bölgesine vurur. Soğuk terleme, renk solukluğu olabilir.   İltihaplanma oluşmuşsa akut veya kronik iltihapta ağrılar daha uzun sürelidir. Ağrılar atak tarzında veya uzun süreli zaman zaman tekrarlayabilir.

Bulantı, titreme ve ateş nöbetleri eklenebilir

Karın sağ üst kısmında dokunmayla hassasiyet fark edilir (Murphy bulgusu ) veya ele bir dolgunluk kitle gelebilir. (Çevre organların omentum vs.yapışıklığı). İltihaplı kese, apse yapabilir, delinebilir, akut batın dediğimiz çok ciddi karın ağrılarına ve sorunlarına neden olabilir.

Sarılık: Safra kesesindeki taşların safra yollarına düşmesiyle, safra kesesinin iltihaplanmasıyla sarılık meydana gelir. Akut safra kesesi iltihaplanmalarında sarılık hafiftir. Safra yollarının taşla tıkanmasında ise sarılık fazladır.

Safra yollarında sık sık tıkanma yada uzun süren tıkanmalar veya iltihaplar olursa bir karaciğer hastalığı olan siroz meydana gelebilir.Dolayısıyla karaciğer yetmezliği belirtileri vücutta şişmeler, karın şişliği (Assit), kanamalar (Yemek borusunda varis kanamaları) görülebilir.

Pankreatit oluşmuşsa, buna bağlı şiddetli karın ağrıları, kuşak tarzında bele ve sırta vuran ağrılar, kusma, bulantı yapar. Çok ciddi klinik tablolar yaratabilir.

Safra kesesi taşları ve sebep olduğu hastalıklar, uzun sürede safra kesesi ve safra yolları kanserlerinede neden olduğu bildirilmektedir. Bunun yanında hiç bir belirti vermeyen safra kesesi taşları vardır. Safra kesesi taşlarıyla ilgili bu bulguların bir kısmı başka hastalıklarda da görülebilir. En çok mide, barsak, böbrek hastalıkları, akut appandisit, zatüre, anjina pektoris, aort anevrisması, perikardit, nevralji bulgularıyla benzerlik gösterebilir.

TEŞHİS VE AYIRICI TEŞHİS İÇİN

Laboratuar tetkikleri; Hemogram, Sedimantasyon, Kan Bilirubinleri, Alkali Fosfataz transaminazlar, Amilaz, Lipaz, Protrombim zamanı, INR, İdrar tahlili gibi tetkikler yapılır.

Radyolojik tetkikler; Ayakta direkt batın grafisi çekilir. Ülser delinmesi, barsak düğümlenmesi ve tıkanmasının ayırıcı tanısında çok işe yarar. Eskiden sık yapılan tetkiklerden safra kesesi ve safra yolları ilaçlı filimleri artık pek yapılmamaktadır.

Ultrasonografi; Safra kesesi taşlarını ve diğer hastalıklarını tespit etmede çok başarılıdır. Uygulaması basit ve rahatsız edici olmadığı için çok yaygın olarak kullanılmaktadır. Kese içindeki taşlar, büyüklükleri, sayıları, kesede veya safra yollarında tıkanma, genişleme, iltihap olup olmadığını, kese duvar kalınlığını, çevresinde apse veya sıvı olup olmadığını ortaya koyar. Nadir durumlarda ek tetkik olarak ERCP (Endoskopik Retrograd pankreato-kolongiografi ve BT (Bilgisayarlı Tomografi )’ye ihtiyaç olur.

ERCP; Endoskopik olarak mide ve duodenum (on iki parmak barsağı )geçilip papilla vateriden girerek safra yollarının ve pankreatik kanalın görüntülenmesi işlemidir. Burada gerçek patoloji ortaya konur. Safra yolunda taş, tümör, papillada darlık olup olmadığı tespit edilir. Taş tespit edilirse alınır, darlık varsa sfikteretomi yapılır , kanal ağzı genişletilir veya stent konabilir, tümör varsa biopsi alınabilir yine stent konabilir.

BT.(Bilgisayarlı Tomografi); Pankreastaki tümörleri veya çevresindeki kitlesel lezyonları daha iyi gösterir. MR ve Simtigrafi nadiren kullanılmaktadır.

Safra kesesi taşlarında tedavi kesin olarak cerrahidir. Özellikle atak geçiren, iltihaplı, sarılıklı ve ek organ hastalıklarına neden olma riski yüksek hastalarda, acil ameliyatlara ihtiyaç vardır. Gecikilen vakalarda ağır komplikasyonlarla karşılaşmak mümkündür.

Safra kesesi ameliyatları 1987′den önce açık ameliyatlar şeklinde yapılırdı. Bu tarihte dünyada yeni uygulanmaya başlanan endoskopik cerrahi (Minimal invazif cerrahi) ile laparoskopik olarak yapılmaya başlandı. Kısa sürede ülkemizde (1990-91) safra kesesi ameliyatları bu yöntemle yapıldı ve süratle yayıldı.

Laparoskopik safra kesesi ameliyatlarında hasta kısa sürede taburcu olabilmekte (1gün) ve işine dönebilmekte, ameliyat sonrası ağrıları az olmakta, ameliyat yarası yok sayılabilecek boyutta ( 2 adet 1cm, 1-2 adet 0,5cm olmak üzere  3-4 delik) olmaktadır. Hasta ve operatör tarafından öncelikle tercih edilmektedir.Daha önce karın ameliyatı geçirmişlerde, safra kesesi ve safra yolları anomalerinde açık ameliyatlar tercih edilebilmektedir.

Son 10-20 yılda tıbbi teknolojilerde hızlı gelişmeler safra kesesi hastalıklarının teşhis ve tedavisinde çok yararlı olmuş, hastalar bundan çok istifade etmiştir. Ultrasonografinin teşhiste kazandırdıkları, ERCP’nin teşhiste ve tedavide kazandırdıkları, laparoskopik kolesistektominin tedavideki kazandırdıkları çok büyüktür. Tıkanma sarılığı yapmış hastalarda 15-20 günde ancak hastaneden çıkabilecek olan hastalar ERCP ve safra yollarından taş ekstraksionu sayesinde  1-2 günde hastanelerden çıkabilmekte, ağrı ve sıkıntı çekmemektedir.

Ülkemizde ve Avrasya Hospıtal’de tüm bu teknolojiler süratle ve başarıyla uygulanabilmektedir. Hastanemizde  her türlü tetkikler ERCP, Bilgisayarlı Tomografi (MultiSlice Tomografi) imkanları olup, Laporoskopik batın ameliyatları ve endoskopik ameliyatlar başarı ile yapılabilmektedir.

OP.DR.HÜSEYİN URLU

GENEL CERRAHİ UZMANI

BAŞHEKİM

Kadın Hastalıklarında açık ameliyat dönemi sona eriyor

Cumartesi, Ağustos 16th, 2008

Şiddetli adet kanaması, rahim içi urları, endometriyozis ya da over kisti… Bu saydıklarımız kadınların rahimlerini kaybetmesine neden olan şikayetlerden sadece birkaçı… Kadınlar için rahim alınması operasyonu hem psikolojik hem de fizyolojik açıdan korkulu bir rüya gibi görülüyor. Ancak bazı durumlarda bu kaçınılmaz olunca akla “Acaba en iyi yöntem hangisi?”, “Nasıl bir doktora gitmeliyim”, “Nasıl bir operasyon geçireceğim” gibi pek çok soru geliyor. Bugüne kadar 20 binin üzerinde kadını ameliyat etmiş olan, Prof. Dr. Yücel Karaman, “Histerektomi ve kadın  hastalıklarında laparoskopik yöntemler” hakkında bilgi verdi.

40 yaşın üstündeki, çocuk sahibi olmak istemeyen kadınlar için en ideali Laparoskopik histerektomi

Histerektomi, rahmin alınması demektir. Kadınlarda en sık aşırı kanama veya baskılara yol açan urlarda, miyomlarda uygulanır. Bu yöntem yalnızca yaşı 40’ın üzerinde ve çocuk doğurmak gibi bir düşüncesi olmayan hastalara uygulanmaktadır. İleri derecede endometriyozisi (rahim iç tabakasının rahim iç yüzeyi dışında bir yerde yerleşmesi rahatsızlığı) olan hastalar için de yapılmaktadır. Çok şiddetli adet kanamasına yol açan durumlarda yapılabilir. Bunun dışında bazen büyük over kistlerinde uygulanabilir. Bunlar rahimin kanser olmayan durumlardır. Bu yöntem kanserli durumlarda da başarıyla uygulanmaktadır.

İyileşme süresi 2 ay’dan 10 gün’e iniyor

Bu rahatsızlıklar önceden açık ameliyat ile giderilebiliyordu. Açık ameliyatta hastanın karnına büyük kesiler yapılması gerekiyor, bu nedenle hastanın iyileşme süresi de uzuyordu. Hem hastanın hastanede yatış süresi daha uzun hem de iyileşmesi yaklaşık 2 ayı buluyordu. Tüm bunların yanı sıra; hastada yakın ve uzak zaman komplikasyonları görülme riski daha da artıyordu. Yakın zaman komplikasyonları arasında açık cerrahide hastanın uzun süre yatmasına bağlı olarak damar tıkanıklıkları, enfeksiyonlar, hastanın yarasında iltihaplanma ve açılmalar olabilir. Uzun süreçte de -bu evrensel bir geçektir- karın içerisinde yapışmalar meydana gelebilir. Bunların meydana gelme oranı laparoskopik cerrahiye göre 5-6 katı fazladır. Bağırsak ile karın duvarı ya da farklı iki organ arasında meydana geliyorsa bu hastalarda operasyon sonrası çok şiddetli karın ağrıları meydana gelir. İlişkiden sonra ağrılar, bağırsak ve idrar sorunları ortaya çıkabilir. Tüm bunlar açık ameliyata sonucu karın içi yapışmanın meydana getirdiği olumsuzluklardır. Halbuki tüm bu işlemler laparoskopi ile yapıldığı takdirde hastanın karın içi yapışma riski azalıyor, iyileşme süresi daha az oluyor. Hastanın iş ve sosyal yaşamına dönme süresi de 2 ay yerine 10 günlük bir süre ile sınırlı kalıyor. Hem de estetik bir şekilde yapılabiliyor.

45 dakikada kalıcı ve etkili çözüm

Laparoskopi, göbekten 1 cm çapında ve aşağıdan 2 tane 0,5 cm’lik delikler açılarak yapılıyor. Göbekten açılan delikten laparoskopi ile lazer uyulama tekniği, dünyada çok az merkezde uygulanıyor. Laparoskopik lazer cerrahisinin en büyük artısı, ameliyat süresinin çok hızlı bir şekilde kısalması ve normal laparoskopi ile zor olan ameliyatların kolay bir biçimde yapılabilirliğini sağlamasıdır. Bu yöntemin şu anda ülkemizdeki en büyük eksisi de  Laparoskopik lazer cerrahisinin yapılması için daha uzun süreli bir eğitimden geçilmesi gerekliliğidir. Bu sürecin uzun olması, pek çok cerrahı bu tekniği uygulamaktan caydırıyor. Dolayısıyla bu işin eğitimini almış olan doktor sayısı çok fazla değil. O nedenle hastaların gerçekten bu konuda deneyimli, uzman ellerde ameliyatlarının olması gerekiyor.

1200 vakalık Laparoskopik histerektomi serimizdeki ameliyat süremiz yaklaşık 45-50 dk’ dır. Ameliyata bağlı oluşan komplikasyonların oranı yaklaşık binde 2-3 civarındadır. Bu oranlar açık ameliayatta oluşacak komplikasyon oranlarının çok çok altındandır. Dolayısıyla 45 dakika gibi bir sürede rahim alınıyor, 2 günde taburcu olunuyor, komplikasyon oranı en aza indiriliyor ve kısa sürede iyileşme sağlanıyor.

Uzman ellerde yapılması şart

Histerektomide eskiden hastalar için bazı kurallar vardı. Daha önceden sezaryen ya da ameliyat olan ve rahmin çapı büyük olan hastalara bu yöntem uygulanamıyordu.

Fakat bugün kanser dışındaki sebeplerle rahmi alınması gereken 100 hastadan 95’ine laparoskopik yöntem uyguluyoruz. Bu sayede komplikasyon oranlarını binde 2-3 civarında tutabiliyoruz. Bu da çok önemli bir başarıdır. Bazen hastalar yanlış bilgilendirilebiliyor. Deneyimli kişilerle uygun adımlar atıldığında komplikasyon oranları da azalır. Kadınlara gidecekleri uzmanı iyi araştırmalarını tavsiye ediyorum.

Miyomlar için en etkili yöntem: Laparoskopik miyomektomi

Miyom sorunu yaşayan kişi40 yaşın üzerinde ve doğum yapmayı düşünmüyorsa laparoskopik histerektomi yapıyoruz; kadın genç ve çocuk sahibi olma niyetindeyse histerektomi yerine “laparoskopik miyomektomi” uyguluyoruz.

Miyomları açık cerrahi ile çıkardığınızda, karın içi yapışmalar meydana gelebiliyor. Bu yapışmalar ağrıya yol açtığı gibi, kısırlığa da yol açabiliyor. Bu miyomları çıkardığınız zaman tüplerinizdeki yapışmadan dolayı bir kısırlık tablosu ile karşı karşıya kalabilirsiniz, açık cerrahinin en önemli riski budur.  Hasta laparoskopi olduğu takdirde karının içine el girmediği için yapışma riski az olduğundan, kısırlık olma ihtimali de en aza indirgeniyor. Bu açıdan bakıldığında laparoskopik miyomektomi hastası 3 küçük delikten ameliyat oluyor. Hastaneye sabah girip, akşam çıkıyor. Diğer yöntemde ise büyük kesiler açılıyor, 3-4 gün hastanede kalınıyor, ameliyattan çıktıktan sonra içerideki yapışmadan dolayı ağrılar, bağırsak ve idrar yolları semptomları ve daha da önemlisi kısırlık olabiliyor.

Tüm bunların hepsini ortadan kaldıran teknik olarak laparoskopiyi göz önüne aldığımızda, bu tekniğin ne kadar önemli olduğunu görebiliyoruz. Küçük kesilerden girilerek yapılması ve ameliyat yarası olmaması sayesinde, estetik açıdan hiçbir sorun meydana getirmemesi, hastanın çabuk iyileşip erken işine dönmesi ve hareketlerinin kısıtlanması da en büyük avantajlarındandır.

Doktorlarımıza, laparoskopik cerrahi eğitimi için programlar düzenleyeceğiz

Ülkemizde doktorlara laparoskopik cerrahi eğitimi yeteri kadar verilmiyor, bu durum da çok büyük bir sorun yaratıyor. Türkiye’de bunun altyapısını oluşturmak için ulusal sağlık politikamızı değiştirmemiz gerekiyor. Türkiye’de bu işlerle uğraşan Üreme Endokrinolojisi Derneği alt grupları olarak laparoskopik cerrahi eğitimini Türkiye’de daha fazla yaygınlaştırmak için bir takım girişimlerde bulunup bazı eğitim merkezleri açmayı planlıyoruz. Ne kadar çok sayıda doktor bu eğitimden geçerse, bu tekniği o kadar uygulayıp yaygınlaştırabileceğimizi düşünüyorum. Bu konuda ulusal bir politika gütmekte fayda var,  Sağlık Bakanlığı ile işbirliği içinde kapsamlı ve güzel projeler gerçekleştirilebilir.

“Bizim kadınlarımız açık ameliyatı hak etmiyor”

Bu yöntem her merkezde uygulanmıyor. Türkiye’de laparoskopik histerektomi yapan merkez sayısı çok az. Bizim kadınlarımız bunu hak etmiyor. Bizim kadınlarımız da laparoskopik yöntemlerle tedavi edilip başarılı ve az zahmetli bir operasyon süreci geçirmeyi hak ediyor; dolayısıyla bizim bunu daha yaygın hale getirmemiz gerekiyor.

Belçika’da çalıştığım merkezde uzun yıllar yılda 2 kere dünyanın her ülkesinden doktorun katıldığı eğitim programları açıyorduk.1980’li yıllardan bugüne baktığımda on binlerce doktorun bu işin eğitimini alarak bu yöntemi uyguladığını görüyoruz. Burada sanıyorum ki kadınlarımıza da sitem etmemiz gerekiyor. Sağlığımıza yeteri kadar önem vermiyoruz ve rahatsızlıklarımız konusunda bilinçsiziz. Belçika’da gördüğümüz hastalar bize geldiklerinde ellerinde hastalıkları ile ilgili bir dosya ile geliyor, araştırıp, öğreniyorlar. Bizim hanımlarımızın da özellikle kendilerine has olan bu hastalıklar ve tedavi yöntemleri konusunda daha bilinçli olmaları gerekiyor.